Herşey Varmış
Duyurular: Sitemize kendi alanında deneyimli moderatörler alınacaktır.
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. 08 Eylül 2008, 15:11:30


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Psikoloji Tarihi  (Okunma Sayısı 83 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« : 19 Temmuz 2008, 22:06:20 »

 

 

Klasik Psikolojide Çagrışım Düşüncesinin Evrimi


Rosenthal ve Yudin (1980,s.84), çagrışım kavramını “psyche’nin unsurları arasındaki baglantı” olarak tanımlamaktadırlar. Onlara göre “bu unsurlardan birinin ortaya çıkması, belirli şartlar altında, ona baglı öteki unsurların ortaya çıkmasına yol açar.”

Çagrışım düşüncesi, modern psikolojinin, ögrenme ve hafıza gibi alanl...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın]
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
Herşey Varmış
« : 19 Temmuz 2008, 22:06:20 »

mp3 dinle video resim seyret izle indir program yükle komik youtube download hikaye döküman oku nedir siir vidyo animasyon



 Logged
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : 19 Temmuz 2008, 22:06:36 »

AYDINLANMA VE ERKEN DÖNEM BRİTANYA ÇAGRIŞIMCILIGI

İlk Felsefe Üzerine Altıncı Meditasyon’ da Descartes, çagrışım görüngüsünü kabul etmişti, ama bundan sonra onun çalışmasında çagrışım, temelde duyusal görüngülerin içine gömüldü. Çagrışımlardan şüphe ediyordu, çünkü çagrışımlar, karışmış (duyusal) ideaları gerektiriyordu (Sullivan, 1977, s. 161).

Aydınlanma sonrasında çagrışım düşüncesini yeniden masaya yatıran, Britanya Görgücü ve Çagrışımcıları olmuştur. James Drever (1965) bu konuda ilginç bir benzetme yapmaktadır:

“Britanya psikolojisinin öyküsü, pek çok başka öyküde oldugu gibi üç karakterle başlar: bir İngiliz, bir İrlandalı ve bir İskoç; yani Locke, Berkeley ve Hume.” (Drever, 1965, s. 328)

Bu karakterlerden John Locke’a geçmeden önce, onun felsefesini derinden etkilemiş olan ve Britanya Görgücülügünün başlangıcı olarak kabul edilebilecek olan Thomas Hobbes üzerinde durmak yerinde olacaktır.

Hobbes ve onun Britanya gelenegindeki ardılları için zihin bilgiyi çagrışımlar vasıtasıyla elde etmektedir. Çagrışımlar çogunlukla doga içinde mekanik genel ilkeler çerçevesinde organize olurlar. Hobbes için, duyuların çagrışımı, olayların zaman ya da mekan içindeki ardıllıgı, hafıza içinde zihin tarafından depolanan idea birimlerinin biçimlenmesi için hazırlanmıştır. Hobbes’un psikolojisinde motivasyonel ilke, istektir. Eninde sonunda bir fizyolojik süreç hazzı arama ve acıdan kaçınma tarafından yönetilir. Hobbes’a göre, düşünce dizileri istek tarafından yönlendirilir ve dışsal duyulara dayalıdır. Hobbes, rüyaların duyular tarafından düzenlenmemiş düşünce dizileri oldugunu ileri sürer. Çagrışımsal mekanizmaların belirleyicileri, duyular tarafından düzensiz düşünce dizilerinin içine dogru inşa edilmişlerdir (Brennan, 1991, s. 94).

Hobbes’un düşüncelerin çagrışımı teorisi, Aristoteles’in teorisindeki benzerlik ve zıtlık ilkelerini kapsamaktadır. Ona göre ardıllık da çagrışım dizilerinin temel ilkelerinden biriydi. Ayrıca “kontrol altında olan” ve “serbest olan” çagrışımlar arasında da bir ayrım yapmaktaydı.

Britanya klasik psikolojisinin kuruluşunu saglayan ilk isimlerden biri de şüphesiz John Locke’dur. Locke, İnsan Anlıgı Üzerine Bir Deneme adlı eserinde, düşüncelerin çagrışımı üzerine bir bölüm ayırmıştır. Bu bölümde Locke, öncelikle çagrışımın tasvirini vermektedir. Ona göre:

“İdelerimizin bir bölümü arasında dogal bir karşılıklılık ve baglantı vardır; bunları özgül varlıklarına dayanan bu birlik ve karşılıklılıga dek izleyerek birarada tutmak usumuzun görevi ve üstünlügüdür. Bunun dışında, idelerin, tümüyle ‘rastlantı ve alışkanlıga’ baglı başka bir baglantısı da vardır. Gerçekte hiç de yakın olmayan ideler, kimi insanların zihinlerinde öylesine birleşmiştir ki bunları ayırmak olanaksızdır; bunlar herzaman yanyanadır ve birinin anlıga gelişiyle birlikte eşi de ortaya çıkar; böyle birleşen idelerin ikiden çok olması durumunda da bu dagılmaz takım her zaman birlikte görünür.” ( Locke, 1996, s. 232-233)

Locke, çagrışımla ilgili bir takım ilkeler ileri sürmektedir. Bununla birlikte bu sürecin nasıl oldugu yolunda da bir açıklama girişiminde bulunmaktadır. Ona göre çagrışımlar deneyim içinde kurulurlar. Adı geçen eserinde Locke şöyle yazıyor:

“İdelerin, dogadan gelmeyen bu güçlü bileşimini zihin ya istenciyle, ya da rastlantıyla kendi yapar; bu yüzden de bu, degişik kimselerde, bunların degişik egilimlerine, egitimlerine, ilgilerine vb. göre degişik olur. Görenekler, anlıkta düşünmeye istençte karar verme ve bedende davranış alışkanlıkları yapar; bunlar canlılarda devinen katarlar biçimde yerleşmiş gibidir; bir kez devime geçtiklerinde, alıştıkları hızla, çok çignenerek düzelmiş ve üzerinde yürünmesi sanki dogalmış gibi kolaylaşmış bir yoldaki gibi, yürüyüşü sürdürürler. Biz düşünmekteyken, böylece ideler zihnimizde üretilmiş görünür; böyle degilse bile bu, bedenin böyle davranışlarını açıkladıgı gibi, idelerin, birkez yola girdikten sonra alışılmış sıraya göre birbirini izlemesini açıklamaya yarayabilir. Bir ezgiye alışmış olan bir çalgıcı bunun bir kez zihninde başlamasının arkasından, onun notalarının, idelerinin, hiçbir özen ve dikkate gerek kalmadan ve düşünceleri başka yerlerde gezinirken, parmaklarının başlamış ezgiyi çaldıgı aracın tuşları üzerindeki devimine uygun düzenlilik içinde birbirini izledigini görecektir. Bu idelerin ve parmakların bu düzenli oyununun dogal nedeninin, onun canlılıgının dogal bir etkisi olup olmadıgı üzerine, bu örnekte bunun çok olası görünmesine karşın birşey söylemeyecegim.” (s. 233)

Locke, ayrıca yine çagrışımlardan hareketle, bazı şeylerin kişide benzer duygular uyandırmasını veya bazı şeylerin kişi tarafından sevilememesini günümüzde de geçerli olan bir takım ¤¤¤lere benzer bir biçimde savunmaktadır. Locke şöyle yazmaktadır;

“İnsanların çogunda, sanki dogalmış gibi güçlü işledigi ve düzenli etkiler dogurdugu gözlemlenen duygudaşlık ve sevemezliklerin çogu, belki de haklı olarak buna yüklenebilir ve bunlara böyle denmesinin sebebi budur; oysa bunların başlangıçtaki nedeni çok güçlü bir ilk izlenimin ya da aşırı bir hoşgörü böyle birleştirdigi iki idenin rastlantısal baglantısıdır; öyle ki sonradan bunlar, sanki bir tek ideymiş gibi, bir kimsenin zihninde herzaman birlikte bulunurlar. Sevemezliklerin hepsinin degil, bir bölümünün böyle oldugunu söylüyorum; çünkü bunlardan bir bölümü gerçekten dogal olup bizim özgün yapımızdan gelir ve bizimle birlikte dogar; fakat dogal sayılanlardan büyük bölümünün dikkatli gözlemlendiklerinde kaynakları anlaşılabilecek olan, belki de erken yaşlarda önem verilmemiş izlenimler ya da sebepsiz kuruntular oldugu görülür.” (s. 233-234)

Locke böylece, düşüncelerin çagrışımının varlıgını, temelde doguştan olmadıgını ve diger psikolojik süreçlerde de etkili olabileceklerini ileri sürüyordu. Bununla birlikte çagrışım üzerine geniş çaplı bir tartışmaya girmiyordu.

Çagrışım düşüncesinin ilerlemesinde Locke’dan sonraki adım George Berkeley’e aittir. Berkeley, çagrışım ilkelerinin açıklanmasına dolaylı olarak giriştiyse de, kendi bu terimi hiç kullanmamıştır (Watson, 1963, s. 183). Gerçekte Berkeley, çagrışıma yalnız karmaşık ideaların açıklanması için ele almıştı. Onun çagrışım ilkesine göre, yalın duyusal idealar, karmaşık ideaları biçimlemek için birleşirler. Yani karmaşık idealar, direkt olarak, yalın elemanlarına ayrılabilirler. Ona göre karmaşık ideaların temeli tek tek duyuların birbirine eşlik etmesidir.

Berkeley’in çagrışım ilkeleri algısal süreçte, çevrenin bilgisinin edinilmesi için aktif durumdadır. Ona göre derinlik algısı retinanın iki boyutlu görüşüne karşın, bizim deneyimlerimizin ve algıladıgımız nesneye yaklaşıp uzaklaşmamızın sonucu olarak dogar. Berkeley’e göre bir çagrışım, örnegin derinlik algısının yapımında oldugu gibi, görsel algıyla kimi deneyimlerimiz arasında biçimlenir ( Brennan, 1991,s. 97).

Berkeley uzaklık algısının açıklanmasında da, idealar arasında “alışkısal ya da alışılmış bir baglantı” oldugunu ileri sürer. Ona göre gözlerin aralarındaki açı vasıtasıyla algılanan duyumla uzaklıgın daha büyük ya da küçük olması arasında zorunlu ya da dogal bir baglantı yoktur, ama bu iki tür idea arasında alışkısal ya da alışılmış bir baglantı gelişmiştir (Boring, 1950, s. 185).

Berkeley’e göre, duyuların ardıllıgı ideaların kendiliginden çagrışımının temelidir. Ayrıca Berkeley benzerlik, nedensellik ve bir arada oluş vasıtasıyla oluşan çagrışımlar arasında ayrım yapmaktadır (Watson, 1963, s. 183). Böylece Berkeley çagrışımların var olmasını gerektiren üç koşulu, yani Aristoteles’ten sonra, çagrışım ilkelerini de sıralamış oluyordu.

Düşüncelerin çagrışımı üzerinde açık olarak duran ilk isim David Hume’dur. Hume, yalın ideaların karmaşık ideaları biçimlendirmek için, zihin içinde üç çagrışım yasasıyla uyumlu olarak birleştiklerini ileri sürüyordu: benzerlik, zaman veya mekan içinde ardıllık ve neden-sonuç ilişkisi (Hothersall, 1995, s. 65-66).

Hume’a göre, yalın idealar, aralarında kimi baglantılar, kimi çagrışımsal nitelikler olmadan, tek başlarına karmaşık idealara dönüşemezler.

Hume, çagrışımı bir çekim, ya da idealar arasındaki bir kuvvet olarak görüyordu. Çagrışımsal nitelik onun için bir “hafif kuvvet”tir (gentle force) (Hume, 1964, s. 319;Boring, 1950, s.191; Lowry, 1971,s.28-29). Hume bu teorisiyle bir bakıma, Newton fizigini, insan zihnine uyguluyor ve maddeler arasındaki ilişkiyi idealar arasında yeniden buluyordu.

Hume, tanımladıgı çagrışım ilkeleri içinde, nedensellige daha az bir önem atfetmektedir. Ona göre nedensellik, diger iki çagrışım biçimiyle aynı düzeyde degildir. Nedensellik, benzerlik ve ardıllık ilkelerinin özel birer durumuna indirgenebilir (Watson, 1963, s. 187).

Ayrıca, Hume’a göre çagrışımsal ilkeler zorunlu durumlardan degil, yalnız görgül genellemelerden ibarettir (Jones, 1952, s.768).

Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume, her ne kadar çagrışım üzerinde duruyorlardıysa da, çagrışım ilkesi onların felsefesinde yardımcı bir kavramsallaştırma olarak görünmektedir. Aydınlanma sonrasında, çagrışım ilkesinin felsefe alanına bu yeniden girişi, yeniden inceleme konusu yapılması, özellikle Britanya Görgücülügünün etkisi altındaki Adalı ve Kıtalı felsefecilerin, çagrışım üzerinde daha bir önemle durmasının yolunu açmıştır.

Söz konusu felsefecilerden biri David Hartley’di. Hartley’in teorisiyle birlikte, Britanya Görgücülügü, Britanya Çagrışımcılıgına evrimleşmiştir. Hartley büyük oranda Newton metodolojisini zihin problemine uyguluyordu. Bu anlamda Hume’un temel bakışını kabul ediyordu. Hartley, mekanistik bir materyalizmle, duyumların moleküler sinir titreşimleriyle ortaya çıktıgını, çagrışımında benzer bir titreşimin dogrudan sonucu oldugunu ileri sürüyordu (Rosenthal ve Yudin, 1980, s. 199).

Hartley, çagrışımla ilgili tek ilke olarak bir arada oluşu ileri sürüyordu. Bununla birlikte, iki çagrışım biçimi tanımlıyordu. Bunlardan biri olan ardıl çagrışım, duyuların zaman dizisi içindeki ardıllıgına, kendiliginden (ya da eş zamanlı) çagrışım ise, duyuların bir arada ortaya çıkmasına baglıydı.

Hartley için çagrışım koşulu tekrardı. Duyular, idealar, hareketler veya titreşimler, “yeterli zaman sayısı” ile çagrışımlanabilirlerdi (Hartley, 1973, s.14; Boring, 1950, s.198).

Hartley, özellikle çagdaşı olan Joseph Priestley’in çagrışım düşüncesi üzerinde etkileyici olmuştur. Priestley de kendi çagrışım teorisini, tıpkı Hartley’de oldugu gibi titreşim kavramıyla açıklama yolunu seçmiştir.

Bu dönemde İskoç okulu, Britanya çagrışımcılıgı üzerine bir etkinlik kurmuştur. İskoç okulunun önemli bir temsilcisi Thomas Brown, çagrışım yasalarıyla ilgilenmiştir. Brown çagrışım yerine anımsatma (suggestion) terimini kullanır. Ona göre bir idea digerini anımsatır, ancak aralarında maddesel bir baglantı sözkonusu degildir. Brown, anımsatmanın üç yasası olarak, benzerlik, zıtlık ve zaman-mekan yakınlıgını ileri sürer (Leahey, 1992,s. 125).

Bununla birlikte, çeşitli durumlara bu üç yasanın uyarlanması yine Brown’nın tanımladıgı ikincil yasalar vasıtasıyla mümkündür. Bu yasalar, Brown tarafından, orijinal duyuların göreli sürekliligi, göreli canlılıgı, göreli sıklıgı, göreli tazeligi, daha az alternatif çagrışımlarla geçmişteki bir arada oluşu, bireylerin birincil yasaları uyarlamasında ki yaradılıştan ileri gelen farklar, aynı bireyde zamanın duygusal çeşitliliklerine göre oluşan degişiklikler, bireyin durumundaki geçici başkalaşmalar ve birincil yaşam alışkanlıkları ve düşünceler olarak sıralanmıştır (Murphy ve Kovack, 1972, s. 58; Watson, 1963, s.193).

Kuşkusuz Britanya Görgücülerinin etkisi Britanya’yla sınırlı kalmamıştır. Başta Locke olmak üzere Britanya Görgücülerinin izinden giden, Kıta Avrupası’nda, özellikle Fransa’da bir grup felsefeci belirdi.

Pierre Louis Moreau de Maupertius, çagrışım ve alışkanlık gibi görgücü terimlerle matematiksel ve düzeneksel ilkelerdeki zorunlu baglantının açıklanabilecegini ileri sürüyordu (Copleston, 1989,s. 32). Bir ansiklopedist olan Etienne Bonnet de Condillac, düşüncelerin ancak bir işaret veya sözcükle baglandıkları zaman belirlilik kazandıgını ileri sürüyordu. Ona göre bir görgülenim bir işaret ya da simgeyle baglanmadıgı sürece başka düşüncelerle bir birleşme içine giremez, bu yüzden de dil, zihnin karmaşık bileşiminin gelişimi içinde çok önemli bir yere sahiptir.

Condillac ayrıca, isteklerin ortaya çıkmasında da, çagrışıma özel bir önem veriyordu. Ona göre, nahoş bir durum yaşayan insan geçmişteki hoş bir durumu anımsayacak olursa, o mutlu durumu yeniden kazanma gereksinimi duyacaktır ve böylece ortaya istek çıkacaktır (Copreston, 1989, s.53). Burada çagrışımın zıtlık ilkesi içinde ortaya çıkması sözkonusudur.
__________________
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
Herşey Varmış
« Yanıtla #1 : 19 Temmuz 2008, 22:06:36 »

www.seyretvideo.net Video Seyret

 Logged
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : 19 Temmuz 2008, 22:07:10 »

19. YÜZYIL ÇAGRIŞIMCI PSİKOLOJİSİ

Britanya çagrışımcılıgı, 19. yüzyıla gelinirken, baba ve ogul Mill’ler ve Alexander Bain’nin etkisi altına girdigi görülmektedir.

James Mill’in görüşüne göre duyular idealara önderlik ediyordu.İdeaların çagrışımına ayırdıgı klasikleşmiş bölümünde James Mill şöyle yazıyordu:

“Düşünce düşünceyi, idea ideayı sürekli olarak takip eder. Eger bizim duyularımız uyanıksa, sürekli olarak gözden, kulaktan, dokunuştan vs. duyular alırız; ama yalnız duyular degil. Duyulardan sonra idealar, biçimsel olarak alınmış olan duyuların sürekli uyanıklıgıdır; bu idealardan sonra diger idealar; ve tüm yaşamımız boyunca, duyular ve idealar olarak adlandırılan bu iki bilinç durumu serileri degişmez olarak sürer. Bir at görüyorum; bu bir duyudur. Dogrudan dogruya onun binicisini düşünüyorum; bu bir ideadır. Binici ideası bana onun ofisini düşündürüyor, o bir devlet bakanıdır; bu başka bir ideadır. Devlet bakanı ideası bana devlet işlerini düşündürüyor; ve ben bir politik idealar dizisinin içine yönlendiriliyorum; akşam yemegi için çagrıldıgım zaman; bu yeni bir duyudur.” (Hothersall, 1995, s.70-71; Boring, 1950, s.223)

James Mill’e göre çagrışımsal hatlar iki yolla kurulabilir. Kimi duyumlar birlikte ya da eş zamanlı olarak meydana gelir. Diger duyumlarsa düzenli olarak sıralı veya ardıl olarak oluşabilirler (Leahey,1992, s.144).

James Mill çagrışım koşulu olarak üç dayanıklılık kriteri tanımlar: süreklilik, kesinlik ve basitlik. Mill, bunları gözlemsel kriterler olarak koyar. Bunların dışındaysa iki çagrışım koşulunun altını çizer: canlılık ve sıklık (Boring,1950, s. 224; Hothersall, 1995, s. 71). Ona göre, bu iki koşul çagrışım farklılıklarının temel nedeni olarak görülmelidir.

James Mill için, çagrışımsal ilke olarak bir arada oluş tektir. Bununla birlikte Mill, etkin bir çagrışımsal bir ilke olarak benzerligi reddeder.

James Mill’in oglu John Stuart Mill, babasının ileri sürdügü “zihinsel bileşke” düşüncesinin karşısına “zihinsel kimya” düşüncesiyle çıktı. Yani ona göre bütün, parçaların aritmetik bir toplamından ibaret degildi. Tek tek yalın ideaların bilgisi, karmaşık ideaların bilgisini bize vermemektedir. Çagrışımsal ilişkiler bu kimyasal yasa içinde ele alınmalıdır.

Çagrışım yasalarının ele alınmasında John Stuart Mill her ne kadar gençliginde babasının yolunu izlediyse de sonraları “sıklık” ilkesini bagımsız bir yasa olarak tanıdı. Çagrışımsal ilkeleri 1865’te benzerlik, birarada oluş, sıklık ve ayrılmazlık olarak tanımlayarak, 1843’de tanımlamış oldugu benzerlik, birarada oluş ve şiddetin çagrışım ilkeleri oldugu yolundaki kendi görüşünü de düzeltmiş oldu.

John Stuart Mill’in çagrışımcılıgı saf psikolojik olmayan mantıksal ve metafiziksel görüşün kapsamı içinde ortaya çıkmıştır (Leahey, 1992, s.146).

Britanya çagrışımcılıgının son temsilcisi Alexander Bain olarak kabul edilir. Bain çagrışımcılık felsefesini sensorio-motor fizyolojiyle, insan psikolojisine bir bütünlük kazandırmak için birleştirmişti (Leahey, 1991, s. 49). Bain’in çagrışım teorisi temelde iki yasaya dayanıyordu: bir arada oluş ve benzerlik. Bir arada oluş yasası beraberindeki bir aradalıgın tekrarı, dikkat ve bireysel farklılık ilkeleriyle ilişki içindeydi. Benzerlik ilkesini kullanırken Bain’in amacı, buluş ve zihinsel yaratımı ifade eden “olumlu çagrışım” için psikolojik bir ölçüt saglamaktı.

Bain ayrıca bir “bileşik çagrışım” dan sözetmektedir. Onun görüşüne göre çagrışım, tüm çagrışımsal faktörlerin işleminin bir sonucu olarak ele alınmalıdır (Boring, 1950,s.239).

Bain’in çalışmalarının ardından “Britanya çagrışımcılıgı” veya “çagrışımcı psikolojisi” kapsamı altına alınabilecek bir isimden söz etmek güçtür. Bununla birlikte, Britanya’nın etkisi, Kıta Avrupası’nda ve bu dönemde özellikle Almanya’da karşılıgını biraz farklılaşarak da olsa bulmaktadır.

Bir Alman olan Herbert Spencer, bu dönemde “evrimci çagrışımcılık” olarak isimlendirilen doktrinini geliştirmiştir. Spencer, aynı cins terimler arasındaki çagrışımların benzerlik ilkesine dayandıgını ileri sürüyordu. Bununla birlikte çagrışımların deneyimler vasıtasıyla kuruldugunu savunarak, birarada oluş ilkesini de tamamen terketmiyordu. Ona göre, çagrışımın iki koşulu, canlılık ve tekrardı (Watson, 1963,s.293; Boring, 1950, s. 241).

Spencer, sosyolojide oldugu gibi psikolojide de teorisini biyolojinin kavramlarına dayandırmaktadır. Özellikle, Darwin’in evrim teorisinin etkisiyle Spencer, çagrışımsal sürecin, türün gelişimi içinde, kuşaklar arasında yıgışımsal olarak birikerek geliştigini savunuyordu.

Spencer’in doktrini ile birlikte, çagrışım düşüncesi klasik psikoloji içindeki son aşamasına da ulaşmış bulunuyordu. Spencer’in ardından onun takipçisi olan Henry Lewes gibi felsefeciler geldiyse de, çagrışım düşüncesinin gelişimine yukarıda bakışları özetlenen, öncelleri kadar önemli katkılarda bulunmadılar.

SONUÇ

Çagrışım düşüncesinin ilkçag felsefecilerinde başlayıp, Aydınlanma sonrası Avrupa felsefesinde devam eden klasik psikoloji içindeki gelişimi, modern psikolojinin kuruluşunun hemen öncesinde son aşamasına varmıştır.

Klasik psikolojinin bu gelişimi, özde, modern psikolojinin ortaya çıkışıyla ifade olunan niteliksel bir sıçrayışın, niceliksel önceli olarak görülebilir. Şüphesiz çagrışım düşüncesinin evrimi Spencer’la birlikte sona ermemektedir. Ancak çagrışımın incelenmesi, modern psikolojinin doguşuyla birlikte, artık spekülatif felsefi olarak degil “deneysel” olarak yapılmaktadır. Artık çalışmalar Ebbinghaus, Pavlov gibi araştırmacılar tarafından sürdürülmektedir. Felsefe, elindeki bayragı “deneysel psikolojiye” devretmiştir.


KAYNAKÇA

BORING, E.G. (1950) A history of experimental psychology. New York: Appleton-Century-Crofts.

BRENNAN, J.F. (1991) History and systems of psychology.(3rd ed.) New Jersey: Prentice-Hall International.

COPLESTON, F. (1989) Felsefe tarihi. Cilt 6-1. Aydınlanma. (Çeviren: Aziz Yardımlı) İstanbul: İdea.

DREVER, J. (1965) The historical background for national trends in psychology: on the non-existence of english associationism. Historical perspectives in psychology: readings’de. (ed.) V.S. ¤¤¤ton, H. Misiak. Michigan: Brooks/Cole.

DREVER, J. (1968) Some early associationists. Historical roots of contemporary psychology’de.(ed.) B.B. Wolman. New York: Harper and Row.

HARTLEY, D. (1973) Hartley’s theory of human mind. New York: Ams Press.

HOTHERSALL, D. (1995) History of psychology. (3rd ed.) Ohio: Mc Graw- Hill.

HUME, D. (1964) The philosophical works. Volume 1. Darmstadt: Scientia Verlag Aalen.

JONES, W.T. (1952) A history of western philosophy. Volume 2. New York: Harcourt, Brace and World.

LEAHEY, T.H. (1991) A history of modern psychology. New Jersey: Prentice-Hall International.

LEAHEY, T.H. (1992) A histoy of psychology: main currents in psychological thought. (3rd ed.) New Jersey: Prentice-Hall International.

LOCKE, J. (1996) İnsan anlıgı üzerine bir deneme. (Çeviren: Vehbi Hacıkadiroglu) İstanbul: Kabalcı.

LOWRY, R. (1971) The evolution of psychological theory-1650 to the present. Chicago: Atherton.

MURPHY, G., KOVACH, J.K. (1972) Historical introduction to modern psychology. (3rd ed.) New York: Harcourt, Brace Jovanovich.

PLATON (1995) Phaidon. (Çeviren: Ahmet Cevizci) Ankara: Gündogan.

ROSENTHAL, M., YUDİN, P. (1980) Materyalist felsefe sözlügü. (4.Baskı) (Çevirenler: Enver Aytekin, Aziz Çalışlar) İstanbul: Sosyal.

SCHULTZ, D. (1960) A history of modern psychology. New York: Academic Press.

SORABJI, R. (1972) Aristotle on memory. London: Brown University Press.

SULLIVAN, J.J. (1977) Associationism: a historical review. International encyclopedia of psychiatry, pschology, psychoanalysis and neurology. Volume 2’de. (ed.) B.B. Wolman. New York: Aesculapius.

TAYLOR, A.E. (1960) Plato, the man and his work. (7th ed.) New York: Methuen.

WATSON, R.I. (1963) The great psychologists: from Aristotle to Freud. Philadephia: J.B. Lippincott.

WATSON, R.I. (1979) Basic writings in the history of psychology. New York: Oxford University Press.
__________________
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : 19 Temmuz 2008, 22:07:56 »

Türkiye’de Psikoloji Tarihi Yazımı Üzerine

I. Dünyada ve Türkiye’de Psikoloji Tarihi


Psikoloji tarihi ve genel olarak teorik psikoloji Türkiye’de henüz bir araştırma alanı olmaktan uzak bulunuyor. Konuyla ilgili çevirilerin sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Üniversitelerin psikoloji bölümlerinde “psikoloji tarihi” dersleri daha yeni yeni yer bulmaya başladı. Bununla birlikte psikoloji felsefesine ilişkin pek bir çalışma yapıldıgını iddia etmek mümkün degil.

Teorik psikolojiye gösterilen ilgi konusunda aslında Türkiye ile bir çok Avrupa ülkesi arasında önemli bir fark bulunmuyor. Gerçi psikoloji tarihine ilişkin dünya üzerindeki ilk çalışmaların yazımı aşagıda deginilecek nedenlerle psikoloji tarihinin erken dönemlerine dayanır. Ama psikoloji tarinin bir alt-alan olarak kurumsallaşması ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de 1960’ların ortalarında mümkün olmuştur.

Psikoloji tarihi historiyografyası içinde sadece psikoloji tarihi için degil genel olarak bilim tarihi için de geçerli olan iki dönem ayırt etmek mümkündür. Psikoloji tarihi yazımında “eski” tarih diye adlandırılan birinci dönem 19. yüzyılın ortalarından 1950’li yılların ortalarına uzanır. Bu dönemin psikoloji tarihi çalışmaları, diger bilimler için de geçerli oldugu gibi alanın içindeki eski araştırmacılar tarafından yürütülür. Bu araştırmacılar genellikle artık bilimsel araştırma yapmayı bırakmış ve kendilerini çalışmış oldukları alanın tarihine ilişkin çalışmalara vermişlerdir. Üstelik bu araştırmacılar herhangi bir tarih formasyonuna sahip de degillerdir. “Eski” psikoloji tarihi yazımının klasik çalışması şüphesiz E. G. Boring’in 1929’da yayınlattıgı “History of Experimental Psychology”1 adlı eseridir. Boring’in çalışmasından da görülebilecegi gibi “eski” tarih yazımı, Thomas Leahey’in2 terimiyle, “yukarıdan” bir tarih yazımıdır. Eleştirel olmaktan çok, politik ve diplomatiktir. Temel konusu “büyük” adamlar ve “büyük” olaylardır. Okunulabilir hikayeler anlatır ve bunları başka tarihçilerden çok, halkın egitimli tabakasına sunar. Yani bir nevi “popüler tarih” anlayışını benimser.

Tarih yazımında “yeni” dönem, psikoloji için ancak 1960’ların ortalarında gelişebildi. Ancak tarih yazımına tümüyle bu yeni anlayışın egemen oldugunu bugün bile söylemek mümkün degildir. Bu yeni dönemin başlıca özelligi psikoloji tarihi yazımının bir uzmanlık alanı haline gelmesidir. Artık bu araştırmalarda tarih formasyonu da önemli bir yer tutmaktadır. Bu dönemin bir diger özelligi de “eski” tarih anlayışı tarafından pek de dikkate deger bulunmayan psikolojinin sosyal yapısının incelenmesidir. Burada kastedilen sadece bilimsel toplulugun kendi iç örgütlenişi degil, aynı zamanda bu toplulugun örgütlendigi toplumun da yaşayışıdır. Bu anlayış psikolojiyi toplumdan ve tarihten soyutlanmış bir takım “büyük adamların” yarattıgı bir bilim dalı olarak ele almamakta, onu içinde bulundugu toplumsal ve tarihsel bütün içinde tanımlamaya çalışmaktadır. Özellikle 1960’lardaki ögrenci hareketinin ve sonrasında hızla gelişen eleştirel psikoloji akımlarının da etkisiyle bugün modern tarih yazımı sıklıkla eleştirel ögeler barındırmaktadır.

Psikolojinin kendi tarihine ilişkin genel ilgisizliginin dayanak noktasını psikoloji içindeki hakim paradigmanın belirledigini söylemek yanlış olmayacaktır. Psikolojinin bir ‘doga bilimi’ oldugu iddiası ve psikologların teorik degil deneysel çalışmalarla ilgilenmesi gerektigi bütün dünyada bir çok psikolog tarafından paylaşılan bir görüştür. Bu görüşe göre psikoloji tarihinin araştırılması da psikologlara degil bilim tarihçilerine bırakılmalıdır.

Oysa bu, psikolojinin kendine özgü bir takım özelliklerinden dolayı mümkün degildir. Psikoloji tarihine yönelik ilgi salt bilim tarihi çerçevesinde degerlendirilemez. Psikoloji tarihinin kendi tarihine bakıldıgında görülecek olan, bu konuyla ilgili çalışmaların psikolojinin bir takım “kriz” dönemlerinde yogunluk kazandıgıdır. Örneklemek gerekirse: Psikoloji 19. yüzyıldan 20. yüzyıla girilirken bagımsız bir araştırma ve bilgi alanı olarak komşu disiplinlerine karşı dayanabilmek ve kendi sınırlarını belirlemek zorundaydı. Bu zorunluluk teorik psikoloji çalışmalarına olan egilimi güçlendirmişti. Aynı şekilde 20li yıllar ve 30lu yılların başında psikoloji, birbirleriyle yarış halinde çok sayıda okul ve anlayış tarafından parçalanmak tehdidi altında bulunuyordu.3 Yine psikolojinin “kriz”lerine dair bir diger örnek de psikolojinin çevresel nedenlerle yeniden yapılandırılmak ihtiyacında bulundugu dönemlere ilişkindir. Nazizm sonrası Almanyası ve Avusturyası buna iyi birer örnektir.4

Görüldügü üzere psikoloji tarihinin gündeme gelişi psikolojinin “kriz” dönemleriyle bir paralellik taşımaktadır. Thomas Kuhn’un terminolojisini5 metaforik olarak kullanırsak, psikoloji tarihi “kriz” ve “devrim” dönemlerinde gündeme gelirken, “olagan bilim” döneminde yadsınmaktadır.

Buradan hareketle psikoloji tarihinin Türkiye’de neden genellikle gündem dışı olduguna dair fikir yürütmek mümkündür. Bir çok orta ve az gelişmişlikteki ülkede de durum aynıdır: Bilimsel bilgi bu ülkelere büyük oranda dışarıdan “ithal” edilmektedir ve yine Kuhn’un kavramlarını kullanmak gerekirse ithal edilen “kriz”ler degil, genellikle “ders kitapları” bilimidir. Bu nedenle “Krizler” ve “paradigma degişimleri” çevre ülkelerde merkez ülkelerde yaptıgı etkiyi yapmamakta ve bu ülkelerde psikoloji çalışmaları sürekli ithal edilen bir “olagan bilim” durumunda kalmaktadır.

Diger yandan psikoloji tarihi çalışmaları günümüzde çevre ülkelerde de önem taşımaktadır. Bu ifadeyle yukarıda belirtilen, psikoloji tarihi çalışmalarının yogunlugunun psikolojinin “kriz”leri ile paralellik taşıdıgı iddiası arasında bir çelişki yoktur:

Birincisi özellikle bilgi akışının hızlanmasıyla birlikte artık merkezlerdeki “krizler” çevre ülkeler tarafından da çok daha şiddetli hissedilmekte, modern tartışmalar eskiye oranla oldukça hızlı bir şekilde çevre ülkelere dahil olabilmektedir. Üstelik kimi alanlarda çevre ülkelerden gelen çalışmaların sayısı, hiç de merkez ülkelerdekilerden az degildir.

İkinci olarak, çevre ülkeler de geçmişte, merkez ülkelerdeki paradigmaları benimseyerek “kriz”leri savuşturamamış, belki bir miktar geciktirmiş, ancak bu paradigmaların kendi ülkelerindeki saglamalarının yapılmasında hep bir takım sorunlarla karşılaşmışlardır. Bunun sonucunda “daha ulusal” psikoloji geleneklerinin gündeme gelmesi sözkonusudur. Bugün kimi Arap ülkelerinde İslam ile psikolojinin bütünleştirilmelerine yönelik bir egilim görünmektedir.6 Bugün özellikle kültürler-arasılık boyutunda psikolojinin yeni bir “kriz”inden sözedildigini duymak şaşırtıcı degildir. Bu “kriz” artık merkez ülkelerin sınırlarını aşan genel bir “kriz” olarak degerlendirilmelidir. Psikoloji tarihi bilgisi de bu “kriz”in hangi yolla aşılacagına ilişkin ipuçlarını elinde bulundurmaktadır.
__________________
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : 19 Temmuz 2008, 22:08:09 »

II. Psikoloji Tarihi Yazımının Önemi

Psikoloji tarihi çalışmasının neden önemli olduguna ilişkin daha bir çok görüş ileri sürmek mümkündür. Öncelikle bilimsel araştırmanın devamlılıgına ilişkin vurgu önemlidir. Psikolojinin metodolojik ve paradigmatik sürekliligini ve kopuntularını, temel kriz dönemlerini ve bu krizlerin aşılma yöntemlerini psikoloji tarihi bilgisi ile yerli yerine oturtmak mümkün olmaktadır.

Ancak eleştirel psikoloji adına vurgulanması gereken daha önemli bir nokta, psikoloji tarihinin psikoloji felsefesi ile ilişkisidir. Burada söz konusu olan yalnız psikolojinin metodolojik tercihleri degil, aynı zamanda “genel dünya görüşündeki” degişimlerdir de. Psikoloji batı ülkelerinde daha İkinci Dünya Savaşı öncesinde, salt akademik bir araştırma alanı olmaktan çıkarak toplumsal yaşamda da yaygın olarak karşılık bulmaya başladı. Ancak bu süreç özellikle savaş sonrası dönemde büyük bir ivme kazandı. Psikolojinin bu gelişimini Lucien Goldmann’ın bu döneme ilişkin bakış açısı ile karşılaştırmak mümkündür.7 Goldmann’a göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kapitalizmi bir “bunalım kapitalizmi” olmaktan çıkarak bir “düzenleme kapitalizmi” haline evrilmiştir. Bu dönüşüm sırasında daha önceleri felsefenin tuttugu ideolojik yeri toplumsal bilimler tutmaya başlamıştır ve bu toplumsal bilimler “düzenleme kapitalizminin” kurucu bir ögesi durumuna dönüşmüştür. Nitekim psikolojinin tarihine bakıldıgında yalnız pratik uygulamaları bakımından degil, genel paradigmaları bakımından da ideolojik etkileşimlerinin kuvvetli oldugu görünmektedir. Vurgulanması gereken nokta çok temel felsefi tutumda psikolojinin kendi iç „bilimsel“ dinamiklerinden daha çok, dış toplumsal ve tarihsel dinamiklere baglı kaldıgıdır. Psikoloji tarihi çalışması bu etkileşimi gözler önüne sermesi itibarı ile, yalnız psikolojinin ideolojik karakterini deşifre etmenin ötesinde, psikolojinin modern kapitalist toplum içindeki kurucu rolünün görülmesini de destekleyecektir.
__________________
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #5 : 19 Temmuz 2008, 22:08:18 »

III. Türkiye’de Psikoloji Tarihi ve Bazı “Hatalar”

Bu noktada, bu makalenin amacını ve sınırlarını fazlasıyla aşacak bu tartışmayı bir yana bırakıp, Türkiye’de psikoloji tarihi çalışmalarının bugününe gözatmakta fayda var. Türkiye’de psikolojinin tarihine ilişkin henüz kapsamlı bir çalışma yayınlanmamıştır, ancak bazen uluslararası bir derlemede ya da bir dergide konuyla ilgili birşeyler yazmak gerekmektedir. Bu türden yazıların derinlikli araştırmalardan çok, basit tanıtıcı yazılar olmaları genel özellikleridir ve bilimsel “efsaneler” ve “söylentiler” şu ya da bu nedenle bu yazılar içinde kolayca yer bulabilmektedir. Üstelik her yeni çalışma kendinden önce yazılmış aynı türden bir çalışmayı kaynak gösterdiginden bu efsaneler ve söylentiler yeni çalışmalarda da kendini yeniden üretmektedir. Bu çalışmaların ortak yanı “eski” tarih yazımı adı verilen yöntemin hakimiyetidir. Öyle ki Türkiye’de psikolojinin tarihi neredeyse yeni bir anlayışla tümüyle yeni baştan bir kurguyu gerektirmektedir. Aşagıda bu tarz çalışmalarda Türkiye’de psikolojinin tarihinin yazımı sırasında sıklıkla tekrarlanan hataların en göze çarpanları açıklanmıştır.
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : 19 Temmuz 2008, 22:08:30 »

a) Türkiye’de Psikolojinin Başlangıcı ve İlk Psikoloji Yayınları

Türkiye’de psikolojinin başlangıcına ilişkin “resmi tarih” anlayışı Dr. Georg Anschütz’ün 1915 yılında Almanya’nın ünlü “egitim yardımı” programı kapsamında Darülfünun’a gelişini esas almaktadır. Almanya’nın Osmanlı’daki Fransız etkisini kırmak ve özellikle aydınlar içinde bir “nüfuz alanı” yaratmak amacıyla Darülfünun’a yardım için ilk partide gönderdigi 15 ögretim üyesi arasında Hamburg Üniversitesinin asistanlarından Georg Anschütz de bulunmaktadır. Anschütz kimi kaynaklarda “profesör” olarak anılmaktadır, ancak bu, Fransızca kaynaklı bir alışkanlıktan başka bir şey degildir. Nitekim 1886 dogumlu Anschütz İstanbul’a geldiginde sadece 29 yaşındadır. Diger yandan Çigdem Kagıtçıbaşı Anschütz’ün geldigi yıl olan 1915’de ilk psikoloji kitabının da yayınlandıgını ileri sürmektedir.8

Türkiye’de psikolojinin başlangıcının Anschütz’ün İstanbul’a gelişi olarak kabul edilmesi gerektigi iddiası, aslında Türkiye’de bugün psikoloji dünyasına egemen olan paradigmadan dogmaktadır: Bu anlayışa göre psikoloji deneysel psikoloji ile eşitlenmekte, deneysel olmayan psikoloji tümüyle tartışma dışı bırakılmaktadır. Anschütz’ün İstanbul’a gelişi gerçekten de batılı anlamda bir deneysel psikolojinin Türkiye’ye girişi olarak kabul edilebilir. En azından Anschütz’ün çabası “ilk girişim” olarak degerlendirilebilir. Sonuçta Anschütz savaş koşullarında ögrenci yoklugundan dolayı9 sadece kurdugu darülmesaide faaliyet göstermiş, geride bir tek makale10 dışında hiçbirşey bırakmadan, kontratı devam ettigi halde, 1918’de Mondros Antlaşması geregi İstanbul’dan ayrılmış ve Nazizm döneminde Gustav Deuchler’le birlikte meslek hayatının en parlak günlerini yaşayacagı Almanya’ya dönmüştür. Bu nedenle Anschütz’ün İstanbul’daki faaliyeti deneysel psikolojinin ve bir deneysel psikoloji laboratuarının Türkiye’ye ilk girişi olarak kabul edilebilirse de Türkiye’de psikolojinin “kuruluşu” olarak degerlendirililebilir nitelikte degildir.

Bununla birlikte genel olarak psikolojinin ülkeye girişi çok daha öncelere dayanır. Üniversitede psikolojiyle ilgili bilinen ilk ders Aziz Efendinin Darülfünun-i Osmani’nin 1869’daki açılışından önce Ramazan ayını degerlendirmek amacıyla halka açık olarak düzenlenen gece konferasları arasında verdigi “Emcazi Ekalim” dersidir.11 1908 Devriminden sonra da Babanzade Naim Bey’in İlm-un Nefs adıyla biraz teoloji agırlıklı psikoloji dersleri verdigi bilinmektedir.12

Psikolojiye ilişkin ilk yayının tarihi ise belli degildir. Açık olan bir şey varsa bu da bu ilk yayının 1915’den çok daha önce yapılmış oldugudur. Sami Kayral13 1915 yılından önceye ait 11’i çeviri 29 eser, Nuri Bilgin de14 9’u çeviri 27 eser saymaktadır. Bu eserlerin en eskisi Yusuf Kemal’in 1876’da yayınlanan “Gayet-ül Beyan Fi Hakikat-ül-İnsan Yahut İlm-i Ahval-i Ruh” adlı eseridir. Yabancı dilden yapılan ilk çeviri ise 1907’de Mısır’da yayınlanan Le Bon’un ünlü Psychologie des Foules eserinin Abdullah Cevdet tarafından yapılmış “Ruh-ül Akvam” başlıklı bir çevirisidir. Bununla birlikte eski yazıyla hazırlanmış psikoloji ile ilgili yayınlara yönelik geniş kapsamlı bir araştırma yapılmadıgından, psikolojiyle ilgili daha eski bir çalışma olup olmadıgı bilinmemektedir.
__________________
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #7 : 19 Temmuz 2008, 22:08:41 »

b) Adhémar Gelb ve Wilhelm Peters

Dünya Savaşının kaybedilmesinden sonra Anschütz Almanya’ya dönmüş ve psikoloji derslerini devam ettirmek sonraki dönemde Mustafa Şekip Tunç ve Ali Haydar Taner’in görevi olmuştur. Ali Haydar Taner aslında bir pedagogdur, ama 1924’e kadar Darülfünun’da kalmış ve “deneysel psikoloji” dersi vermiştir. Mustafa Şekip Tunç’sa felsefe bölümü içinde psikoloji derslerine devam etmiş ve Bergsoncu bir psikoloji anlayışını gelenekselleştirmeye çalışmıştır.

1933 yılı hem Almanya’daki hem de Türkiye’deki ögretim üyeleri için önemli bir yıl olmuştur. Almanya’da iktidara gelen nazi partisi Yahudi kökenli veya Yahudilerle evli olan devlet memurlarını görevlerinden uzaklaştırmış, böylece bir çok ögretim üyesi üniversitedeki görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Türkiye’de ise aynı yıl içinde yapılan Üniversite Reformu ile İstanbul Darülfünun’u kapatılmış ve yerine İstanbul Üniversitesi’nin açılışı yapılmıştır.

Dönemin Milli Egitim Bakanı Reşit Galib’in açıklamasına göre15 yeni üniversitede görev alacak ögretim görevlileri üçe ayrılıyordu: Eski Darülfünün hocalarından olup görevlerinden alınmayanlar, yurtdışına egitim için gönderilmiş olan gençler ve yabancı ögretim üyeleri.

Yabancı ögretim üyelerinin getirilmesine aracı olan kişi, daha önce Darülfünun’u inceleyerek reformun gereklerini bir raporla bildirmesi istenen İsviçreli Albert Malche’dı. Malche, Zürih’te doktor Philipp Schwartz’ın yönetimi altındaki “Yurtdışındaki Alman Ögretim Üyeleri Dayanışma Birligi” (Notgemeinschaft deutscher Wissenschaftler im Ausland) ile temasa geçti. Schwartz’ın iki kez Ankara’yı ziyareti sonrasında Türkiye’ye gelecek ögretim üyeleri belirlendi.16

Türkiye’ye gelecek ilk ögretim üyeleri arasında psikolog yoktu. Daha sonra Adhémar Gelb’in davet edilmesi kararlaştırıldı. Sibel Arkonaç “Almanya’dan kaçmış olan Gelb’in” daveti kabul ettigini ileri sürmektedir.17 Bu iddia Arkonaç’ın çalışmasında hiçbir kaynaga dayandırılmamıştır. Gelb’in daveti kabul edip etmedigi bilinmemektedir. Bununla birlikte bilinen bir şey varsa, bu da, Gelb’in görevinden alındıktan sonra Almanya’dan “kaçmayan” az sayıda ögretim üyesinden biri oldugudur. Gelb 1935’e kadar Almanya’da kalmış, sonra İsveç’in Lund Üniversitesi’nden aldıgı misafir profesörlügü kabul ederek oraya gitmiş, ancak saglıgı bozuldugu için kısa süre sonra Almanya’ya dönmüş ve orada ölmüştür.18

Gelb’in ölümü üzerine bu kez Wilhelm Peters davet edilmiş ve bu daveti kabul eden Peters 15 Ocak 1937’de İstanbul’a gelmiş ve yeni kurulan “Pedagoji Enstitüsü”nün yöneticiligini üstlenmiştir. Peters’le ilgili sıkça tekrarlanan bir hata, kendisinin Almanya’dan kaçıp Türkiye’ye geldigi yolundadır. Oysa Peters Almanya’dan ayrıldıktan sonra İngiltere’ye gitmiş, Londra’da East London Child Guidance Clinic’te çalışmaya başlamış ve Türkiye’nin daveti üzerine buradaki görevinden ayrılarak İstanbul’a gelmiştir.
__________________
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #8 : 19 Temmuz 2008, 22:08:51 »

c) Mümtaz Turhan’ın Almanya’daki Egitimi

Türkiye psikoloji tarihinin en ilginç isimlerinden biri de Wilhelm Peters’in asistanı olarak yeni kurulan Pedagoji Enstitüsü’ne atanan Mümtaz Turhan’dır. Turhan 1928’de devlet bursuyla Almanya’ya gönderilmiş, Giessen, Frankfurt ve Berlin üniversitelerinde okuduktan sonra, 1935’de Frankfurt’ta psikoloji doktorasını tamamlayarak Türkiye’ye dönmüş ve 1936’da Pedagoji Enstitüsü’ne asistan olarak atanmıştır. Turhan’ın çevresinde dolaşan bir “efsane” kendisinin gestalt psikolojisinin kurucusu Max Wertheimer’in ögrencisi oldugu ve ¤¤¤ini Wertheimer’in danışmanlıgı altında yazdıgıdır. Bu hata yalnız Arkonaç’ın yukarıda bahsedilen çalışmasında degil, Peters’in de içinde oldugu bir komisyonun Turhan için dekanlıga verdigi bir referans mektubunda da geçmektedir. Oysa Wertheimer Turhan’ın Frankfurt’a geçtigi 1933 yılında görevinden uzaklaştırılmış ve kısa süre içinde ABD’ye iltica etmiştir. Bu koşullar altında Turhan’ın ¤¤¤ini Wertheimer’in danışmanlıgında yazmış olması mümkün degildir. Bununla birlikte Turhan’ın gestalt psikolojisinden etkilendigi açıktır. Daha önceki Frankfurt oturumunda Wertheimer’le tanışmış ve hatta derslerini takip etmiş olması da olasıdır. Bununla birlikte ¤¤¤ini muhtemelen Wertheimer’in görevine getirilen Privatdozent Dr. Wolfgang Metzger’e vermiştir.
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #9 : 19 Temmuz 2008, 22:09:02 »

d) Wilhelm Peters’in Almanya’ya “Dönüş”ü

Wilhelm Peters İstanbul Üniversitesi’ndeki faaliyetine 1952 yılına kadar devam etmiştir. Bununla birlikte 1948’den itibaren Peters’in sözleşmelerinin uzatılması sürekli bir tartışma konusu haline gelmiştir. İddialara göre Peters Türkçe ögrenmek ya da Türk ögrenciler için ders kitabı yazmak gibi gerekleri yerine getirmediginden sözleşme maddelerine aykırı davranmaktadır. Bununla birlikte 1948den başlayarak Peters’in sözleşmesi bir kez 2 yıllık, 3 kez de bir yıllık olarak uzatıldı. Bu uzatmalarda genellikle sözleşme maddeleri degişmeden kalmaktaydı. Ancak 1951 sözleşmesinde degiştirilen bir madde Peters’in İstanbul’da geçirdigi 15 yılın üstüne emekli olamadan 72 yaşında Almanya’ya dönüşüne yol açmıştır. Bu madde önceki sözleşmelerde, Peters’in hastalık halinde 6 aylık bir ücretli izne hakkı oldugunu bildirmekteydi. 1951 yılındaki kontratta bu madde bu hakkın ancak Peters “Türkiye’de” hasta oldugu taktirde geçerli olacagına dair degiştirilmiştir. Bu madde gerekçe gösterilerek Peters, 16.08.1952’de tarihinde Frankfurt Üniversite Kliniginde geçirdigi prostat ameliyatı sonrasında ücretsiz izinsiz sayılmış, Peters de bunu sözleşmeye aykırı bularak istifa etmiştir. Bundan sonra Peters Würzburg’a taşınmış ve emekli profesör olarak (Emeritus) çalışmaya orada devam etmiştir. Peters’in dönüş öyküsünün ayrıntıları genellikle pek de telaffuz edilmemiş, ancak Peters’in “Almanya’ya dönmesi”nden sıklıkla bahsedilmiştir. Oysa 1950’li yıllar Türkiye’de hayatın her alanında oldugu gibi üniversitelerde de önemli degişimleri getirmiş, özellikle ¤¤¤¤bright burslarının da etkisiyle bu tarihten sonra akademik psikoloji dünyasında, Avrupa deneyselciliginin yerine Amerikan işlevselciliginin egemenligi başlamıştır. Peters’in dönüşü tam da bu dönüşümlerin biraz öncesine denk gelmiştir ve bu sınırlar içinde anlamlıdır.

Bu ¤¤¤i destekleyecek bir diger kanıt, reformun ilk yıllarında yabancı ögretim üyelerine her türlü kolaylık gösterilirken Peters’in 15 yıl sonra bu kadar kolay bir şekilde “gözden çıkarılması”dır.
__________________
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #10 : 19 Temmuz 2008, 22:09:36 »

III. Sonuç Yerine: Psikoloji Tarihi Araştırmasında Başvurulması Gereken Kaynaklar

Yukarıda da ifade edildigi gibi, “eski” anlayışla kaleme alınmış kısa tanıtıcı yazıların dışında bir uzmanlık alanı olarak psikoloji tarihi araştırması Türkiye için oldukça yenidir. Bugüne kadar konuyla ilgili yazılan makaleler, genel bir çerçeve sunmakla birlikte yanıltıcı bilgiler verebilmektedirler. Peki bir psikoloji arşivinin tutulmadıgı, psikologları bir araya getiren bir kuruluşun ancak geç bir dönemde kurulabildigi bir ülkede psikoloji tarihi araştırmaları hangi kaynaklar üzerinden yürütülebilir?

Şüphesiz ilk başvurulacak kaynaklardan bir tanesi araştırılan dönemin yayınları, yani birincil kaynaklardır. Bu yayınlar yapılan çalışmaların içerigi ve niteligi hakkında oldukça kapsamlı bilgi vermekle birlikte, araştırmaların nasıl yapıldıgı, ya da araştırmaların sosyal organizasyonlarının nasıl oldugu hakkında bazen fikir bile vermekte zayıf kalmaktadırlar. Nitekim burada başvurulması gereken bir kaynak, araştırılan dönemde psikoloji bölümünde hazırlanmış olan bitirme ¤¤¤leridir. Bu ¤¤¤lerde, genellikle bir deneysel çalışmanın bir bölümü yapılmaktadır. Bu çalışmaların genel toplamından çıkacak istatistiksel sonuçlar, ele alınan dönemin hem temel araştırma konularının ve genel paradigmalarının saptanmasında, hem de araştırmaların sosyal organizasyonlarının anlaşılmasında yardımcı olacaktır.

Yine işe yarar bir diger kaynak kitaplık kataloglarıdır. Kısıtlı ekonomik koşullar altında psikoloji enstitüleri yurt dışında çıkan “her yayını” satın almak yerine, sadece “önemli görünen” yayınları satın almayı tercih etmişlerdir. Bu yayınların listesi ve içeriklerinin bilinmesi, araştırılan dönemde hangi yurtdışı çalışmalardan etkilenildigini, hangi paradigmanın hakim oldugunu anlamakta faydalı olacaktır.

Bunların dışında en önemli kaynaklar bürokratik kayıtlardır. Her ögretim üyesinin üniversitede bir “özlük dosyası” tutulmaktadır. Bu dosya ögretim üyesiyle üniversite yönetimi arasındaki tüm yazışmaları ya da yazışmaların kopyalarını kapsamaktadır. Üstelik ayrıntılı bir kronolojik bilgi barındırmakta, dönemin idari sorunlarının anlaşılmasında canlı tanıkların ifadelerinden, çok daha güvenilir bir kaynak saglamaktadır. Satın alınan deney aletlerinin listesi için ayniyat kayıtları, yabancı ögretim üyelerinin statüsü için diger devlet kurumları tarafından tutulmuş olan dosyalar da, yayınlanmamış ama zengin bir kaynak teşkil etmektedir. Bu kaynakların kullanımında karşılaşılacak bir sorun, henüz bilimsel tarihçe çalışmaları yeterince gelişmediginden, sözkonusu dosyaları tutan kurumların bu tarz çalışmalara pek de alışkın olmamalarından kaynaklı bir takım zorlukların çıkabilmesi olasılıgıdır. Bu sorun ancak bu tarz çalışmaların sıklaşması ve yaygınlaşması ile aşılabilecek bir sorun olarak görünmektedir. Psikoloji tarihi çalışmaları sistematikleştikçe ve akademik olarak yaygınlaşmaya başladıkça bu tarz sorunlar da muhtemelen asgari seviyeye inecektir.

Birincil kaynakların kullanılması sadece kısa tanıtıcı yazıların yeniden ürettigi “efsane”lerin tarih yazımından uzaklaştırılmasını degil, aynı zamanda bu “efsane”lerin oluşumunda etkili olan kaynakların açıklamalarının yapılmasını da olası kılacaktır. Yukarıda sayılan örnekleri ele alırsak: Anschütz’ün Türkiye’de psikolojinin “kurucusu” olarak anılmasında psikolojiyi “deneysel psikoloji”ye indirgeyen felsefi tutumun, Mümtaz Turhan’ın egitimiyle ilgili “abartılı” ifadelerin arkasında Turhan’ın politik kimliginin, Gelb’in ya da Peters’in “sıgınmacılık”larının ifade edilmesinde, ya da Peters’in dönüşüyle ilgili öykünün anılmamasında kimi ideolojik tutumların etkisi hissedilmektedir. Birincil kaynakların kullanılması bu tarzda bilgilerin yorumlanmasında en önemli ve güvenilir dayanak noktasını oluşturmaktadır. Sonuçta bilim tarihi araştırması, tarihin bir “yeniden yapılandırılması”nı gerektirmektedir ve bu yeniden yapılandırmalar yeterli kaynak olmadıgı koşullarda gerçekten oldukça farklı, yanılsatıcı yapılandırmalar olma riskini fazlasıyla taşımaktadır.

IV. Kaynakça

a. Kitap ve Makaleler

Abou-Hatab, F. (1997): Psychology from Egyptian, Arab, and Islamic Perspectives Unfulfilled Hopes and Hopeful Fulfillment, European Psychologist, 2, No. 4, 356-365.

Anschütz, G. (1916): İnsanların Ahval-i Ruhiyeleri Arasındaki Ferdi Farklar Hakkında Tetkikler, Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Cilt 1, No. 5, 475-480.

Arkonaç, S. (1995): İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü 80. Yıl, Türk Psikoloji Bülteni, Cilt 2, 91-95.

Benetka, G. (1997): „Im Gefolge der Katastrophe...“ Psychologie im Nationalsozialismus, Paul Mecheril ve Thomas Teo (Haz.), Psychologie und Rassismus içinde, 1997, Hamburg, S. 42-72.

Benetka, G. (2002): Denkstile der Psychologie, Viyana.

Bilgin, N. (1988): Başlangıcından Günümüze Türk Psikoloji Bibliyografyası, İzmir.

Boring, E. G. (1950): History of experimental psychology, New York.

Galip, R. (1933): Milli Egitim Bakanı Sayın Reşit Galib’in Demeci, In: Hirş, E. (Haz.) Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitenin Gelişmesi Cilt 1. İçinde, 1950, İstanbul, S. 310-319.

Geuter, U. (1980): Insitutionelle und professionelle Schranken der Nachkriegsauseinandersetzungen über die Psychologie im Nationalsozialismus. Psychologie und Gesellschaftskritik, 4, No: 13-14, 5-39.

Goldmann, L. (1998): İnsan Bilimleri ve Felsefe, İstanbul.

Kagıtçıbaşı, Ç. (1994): Psychology in Turkey, International Journal of Psychology, 29(6), 729-738.

Kayral, S. (1953): Türkçe Psikoloji Eserleri Bibliyografyası, İstanbul.

Kuhn, Th. (1976): Die Struktur wissenschaftlicher Revolutionen, Frankfurt.

Leahey, Th. (1991): A History of Modern Psychology, New Jersey.

Orhonlu, C. (1973): Edebiyat Fakültesinin Kuruluşu ve Gelişmesi (1901-1933) Hakkında Bazı Düşünceler. Cumhuriyetin 50. Yılına Armagan içinde, İstanbul, 1973, S.57-70.

Özbaydar, S. (1973): Cumhuriyetin İlk 50 yılında Türkiye’de Psikoloji. Cumhuriyetin 50. Yılına Armagan içinde, İstanbul, 1973, S.219-222.

Yıldırım, A. (1998): Türk Üniversite Tarihi, Ankara.

Widmann, H. (1973): Exil und Bildungshilfe. Die deutschsprachige akademische Emigration in die Türkei nach 1933, Bern/Frankfurt.

b. Kişisel Dosyalar

Wilhelm Peters, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki Özlük Dosyası

Notlar

1 Boring, E. G. (1950): History of experimental psychology

2 Leahey, Th. (1991): A History of Modern Psychology, s. 34.

3 Benetka, G. (2002): Denkstile der Psychologie, s. 12

4 Geuter, U. (1980): Institutionelle und professionelle Schranken der Nachkriegsauseinandersetzungen über die Psychologie im Nationalsozialismus.

5 Kuhn, Th. (1976): Die Struktur wissenschaftlicher Revolutionen

6 Bak. Abou-Hatab, F. (1997): Psychology from Egyptian, Arab, and Islamic Perspectives
Unfulfilled Hopes and Hopeful Fulfillment.

7 Goldmann, L. (1998): İnsan Bilimleri ve Felsefe, İstanbul.

8 Kagıtçıbaşı, Ç. (1994): Psychology in Turkey

9 Erkek ögrencilerin çok büyük bir bölümünün silah altına alınmasından dolayı 1915-16 ögretim yılında sadece dört, 1918-19 ögretim yılında sadece 5 ögrenci felsefe bölümünü bitirmişti. 1916-17 ve 1917-18 ögretim yılları boyunca ise kimse Edebiyat Fakültesinden mezun olamamıştı. Bak. Orhonlu (1973): Edebiyat Fakültesinin Kuruluşu, s. 63.

10 Anschütz, G. (1916): İnsanların Ahval-i Ruhiyeleri Arasındaki Ferdi Farklar Hakkında Tetkikler

11 Yıldırım, A. (1998): Türk Üniversite Tarihi, s. 94

12 Özbaydar, S. (1973): Cumhuriyetin ilk 50 yılında Türkiye’de Psikoloji, s. 219

13 Kayral, S. (1953): Türkçe Psikoloji Eserleri Bibliyografyası

14 Bilgin, N. (1988): Türk Psikoloji Bibliyografyası. (Bu kaynaktan beni haberdar eden ve kitabın elime geçmesini saglayan sayın Doç. Dr. Melek Göregenli’ye teşekkürler)

15 Galip, R. (1933): Milli Egitim Bakanı Sayın Reşit Galib‘in Demeci, s. 315.

16 Görevlendirmelerin ayrıntılı hikayesi için bak. Widmann, H. (1973): Exil und Bildungshilfe.

17 Arkonaç, S. (1995): İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü 80. Yıl, s. 92

18 Benetka, G. (1997): „Im Gefolge der Katastrophe...“, s. 66, Not: 4.

Toplum ve Bilim Dergisinin 98. sayısında yayınlanmıştır
Logged

Beni Çekemeyenler,Anten Taktırsın.....



Biz Bagımlılık Yaparız...
Ama Sigara Gibi Zarar Vermeyiz


CadılaR FaN CluB
seda

CO ADMIN
*

Rep Gücü: 98
Karma: 21898



Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 13888


EMEGE SAYGIN OLSUN!!!!