|
seda
|
 |
« Yanıtla #1 : 19 Temmuz 2008, 22:06:36 » |
|
AYDINLANMA VE ERKEN DÖNEM BRİTANYA ÇAGRIŞIMCILIGI
İlk Felsefe Üzerine Altıncı Meditasyon’ da Descartes, çagrışım görüngüsünü kabul etmişti, ama bundan sonra onun çalışmasında çagrışım, temelde duyusal görüngülerin içine gömüldü. Çagrışımlardan şüphe ediyordu, çünkü çagrışımlar, karışmış (duyusal) ideaları gerektiriyordu (Sullivan, 1977, s. 161).
Aydınlanma sonrasında çagrışım düşüncesini yeniden masaya yatıran, Britanya Görgücü ve Çagrışımcıları olmuştur. James Drever (1965) bu konuda ilginç bir benzetme yapmaktadır:
“Britanya psikolojisinin öyküsü, pek çok başka öyküde oldugu gibi üç karakterle başlar: bir İngiliz, bir İrlandalı ve bir İskoç; yani Locke, Berkeley ve Hume.” (Drever, 1965, s. 328)
Bu karakterlerden John Locke’a geçmeden önce, onun felsefesini derinden etkilemiş olan ve Britanya Görgücülügünün başlangıcı olarak kabul edilebilecek olan Thomas Hobbes üzerinde durmak yerinde olacaktır.
Hobbes ve onun Britanya gelenegindeki ardılları için zihin bilgiyi çagrışımlar vasıtasıyla elde etmektedir. Çagrışımlar çogunlukla doga içinde mekanik genel ilkeler çerçevesinde organize olurlar. Hobbes için, duyuların çagrışımı, olayların zaman ya da mekan içindeki ardıllıgı, hafıza içinde zihin tarafından depolanan idea birimlerinin biçimlenmesi için hazırlanmıştır. Hobbes’un psikolojisinde motivasyonel ilke, istektir. Eninde sonunda bir fizyolojik süreç hazzı arama ve acıdan kaçınma tarafından yönetilir. Hobbes’a göre, düşünce dizileri istek tarafından yönlendirilir ve dışsal duyulara dayalıdır. Hobbes, rüyaların duyular tarafından düzenlenmemiş düşünce dizileri oldugunu ileri sürer. Çagrışımsal mekanizmaların belirleyicileri, duyular tarafından düzensiz düşünce dizilerinin içine dogru inşa edilmişlerdir (Brennan, 1991, s. 94).
Hobbes’un düşüncelerin çagrışımı teorisi, Aristoteles’in teorisindeki benzerlik ve zıtlık ilkelerini kapsamaktadır. Ona göre ardıllık da çagrışım dizilerinin temel ilkelerinden biriydi. Ayrıca “kontrol altında olan” ve “serbest olan” çagrışımlar arasında da bir ayrım yapmaktaydı.
Britanya klasik psikolojisinin kuruluşunu saglayan ilk isimlerden biri de şüphesiz John Locke’dur. Locke, İnsan Anlıgı Üzerine Bir Deneme adlı eserinde, düşüncelerin çagrışımı üzerine bir bölüm ayırmıştır. Bu bölümde Locke, öncelikle çagrışımın tasvirini vermektedir. Ona göre:
“İdelerimizin bir bölümü arasında dogal bir karşılıklılık ve baglantı vardır; bunları özgül varlıklarına dayanan bu birlik ve karşılıklılıga dek izleyerek birarada tutmak usumuzun görevi ve üstünlügüdür. Bunun dışında, idelerin, tümüyle ‘rastlantı ve alışkanlıga’ baglı başka bir baglantısı da vardır. Gerçekte hiç de yakın olmayan ideler, kimi insanların zihinlerinde öylesine birleşmiştir ki bunları ayırmak olanaksızdır; bunlar herzaman yanyanadır ve birinin anlıga gelişiyle birlikte eşi de ortaya çıkar; böyle birleşen idelerin ikiden çok olması durumunda da bu dagılmaz takım her zaman birlikte görünür.” ( Locke, 1996, s. 232-233)
Locke, çagrışımla ilgili bir takım ilkeler ileri sürmektedir. Bununla birlikte bu sürecin nasıl oldugu yolunda da bir açıklama girişiminde bulunmaktadır. Ona göre çagrışımlar deneyim içinde kurulurlar. Adı geçen eserinde Locke şöyle yazıyor:
“İdelerin, dogadan gelmeyen bu güçlü bileşimini zihin ya istenciyle, ya da rastlantıyla kendi yapar; bu yüzden de bu, degişik kimselerde, bunların degişik egilimlerine, egitimlerine, ilgilerine vb. göre degişik olur. Görenekler, anlıkta düşünmeye istençte karar verme ve bedende davranış alışkanlıkları yapar; bunlar canlılarda devinen katarlar biçimde yerleşmiş gibidir; bir kez devime geçtiklerinde, alıştıkları hızla, çok çignenerek düzelmiş ve üzerinde yürünmesi sanki dogalmış gibi kolaylaşmış bir yoldaki gibi, yürüyüşü sürdürürler. Biz düşünmekteyken, böylece ideler zihnimizde üretilmiş görünür; böyle degilse bile bu, bedenin böyle davranışlarını açıkladıgı gibi, idelerin, birkez yola girdikten sonra alışılmış sıraya göre birbirini izlemesini açıklamaya yarayabilir. Bir ezgiye alışmış olan bir çalgıcı bunun bir kez zihninde başlamasının arkasından, onun notalarının, idelerinin, hiçbir özen ve dikkate gerek kalmadan ve düşünceleri başka yerlerde gezinirken, parmaklarının başlamış ezgiyi çaldıgı aracın tuşları üzerindeki devimine uygun düzenlilik içinde birbirini izledigini görecektir. Bu idelerin ve parmakların bu düzenli oyununun dogal nedeninin, onun canlılıgının dogal bir etkisi olup olmadıgı üzerine, bu örnekte bunun çok olası görünmesine karşın birşey söylemeyecegim.” (s. 233)
Locke, ayrıca yine çagrışımlardan hareketle, bazı şeylerin kişide benzer duygular uyandırmasını veya bazı şeylerin kişi tarafından sevilememesini günümüzde de geçerli olan bir takım ¤¤¤lere benzer bir biçimde savunmaktadır. Locke şöyle yazmaktadır;
“İnsanların çogunda, sanki dogalmış gibi güçlü işledigi ve düzenli etkiler dogurdugu gözlemlenen duygudaşlık ve sevemezliklerin çogu, belki de haklı olarak buna yüklenebilir ve bunlara böyle denmesinin sebebi budur; oysa bunların başlangıçtaki nedeni çok güçlü bir ilk izlenimin ya da aşırı bir hoşgörü böyle birleştirdigi iki idenin rastlantısal baglantısıdır; öyle ki sonradan bunlar, sanki bir tek ideymiş gibi, bir kimsenin zihninde herzaman birlikte bulunurlar. Sevemezliklerin hepsinin degil, bir bölümünün böyle oldugunu söylüyorum; çünkü bunlardan bir bölümü gerçekten dogal olup bizim özgün yapımızdan gelir ve bizimle birlikte dogar; fakat dogal sayılanlardan büyük bölümünün dikkatli gözlemlendiklerinde kaynakları anlaşılabilecek olan, belki de erken yaşlarda önem verilmemiş izlenimler ya da sebepsiz kuruntular oldugu görülür.” (s. 233-234)
Locke böylece, düşüncelerin çagrışımının varlıgını, temelde doguştan olmadıgını ve diger psikolojik süreçlerde de etkili olabileceklerini ileri sürüyordu. Bununla birlikte çagrışım üzerine geniş çaplı bir tartışmaya girmiyordu.
Çagrışım düşüncesinin ilerlemesinde Locke’dan sonraki adım George Berkeley’e aittir. Berkeley, çagrışım ilkelerinin açıklanmasına dolaylı olarak giriştiyse de, kendi bu terimi hiç kullanmamıştır (Watson, 1963, s. 183). Gerçekte Berkeley, çagrışıma yalnız karmaşık ideaların açıklanması için ele almıştı. Onun çagrışım ilkesine göre, yalın duyusal idealar, karmaşık ideaları biçimlemek için birleşirler. Yani karmaşık idealar, direkt olarak, yalın elemanlarına ayrılabilirler. Ona göre karmaşık ideaların temeli tek tek duyuların birbirine eşlik etmesidir.
Berkeley’in çagrışım ilkeleri algısal süreçte, çevrenin bilgisinin edinilmesi için aktif durumdadır. Ona göre derinlik algısı retinanın iki boyutlu görüşüne karşın, bizim deneyimlerimizin ve algıladıgımız nesneye yaklaşıp uzaklaşmamızın sonucu olarak dogar. Berkeley’e göre bir çagrışım, örnegin derinlik algısının yapımında oldugu gibi, görsel algıyla kimi deneyimlerimiz arasında biçimlenir ( Brennan, 1991,s. 97).
Berkeley uzaklık algısının açıklanmasında da, idealar arasında “alışkısal ya da alışılmış bir baglantı” oldugunu ileri sürer. Ona göre gözlerin aralarındaki açı vasıtasıyla algılanan duyumla uzaklıgın daha büyük ya da küçük olması arasında zorunlu ya da dogal bir baglantı yoktur, ama bu iki tür idea arasında alışkısal ya da alışılmış bir baglantı gelişmiştir (Boring, 1950, s. 185).
Berkeley’e göre, duyuların ardıllıgı ideaların kendiliginden çagrışımının temelidir. Ayrıca Berkeley benzerlik, nedensellik ve bir arada oluş vasıtasıyla oluşan çagrışımlar arasında ayrım yapmaktadır (Watson, 1963, s. 183). Böylece Berkeley çagrışımların var olmasını gerektiren üç koşulu, yani Aristoteles’ten sonra, çagrışım ilkelerini de sıralamış oluyordu.
Düşüncelerin çagrışımı üzerinde açık olarak duran ilk isim David Hume’dur. Hume, yalın ideaların karmaşık ideaları biçimlendirmek için, zihin içinde üç çagrışım yasasıyla uyumlu olarak birleştiklerini ileri sürüyordu: benzerlik, zaman veya mekan içinde ardıllık ve neden-sonuç ilişkisi (Hothersall, 1995, s. 65-66).
Hume’a göre, yalın idealar, aralarında kimi baglantılar, kimi çagrışımsal nitelikler olmadan, tek başlarına karmaşık idealara dönüşemezler.
Hume, çagrışımı bir çekim, ya da idealar arasındaki bir kuvvet olarak görüyordu. Çagrışımsal nitelik onun için bir “hafif kuvvet”tir (gentle force) (Hume, 1964, s. 319;Boring, 1950, s.191; Lowry, 1971,s.28-29). Hume bu teorisiyle bir bakıma, Newton fizigini, insan zihnine uyguluyor ve maddeler arasındaki ilişkiyi idealar arasında yeniden buluyordu.
Hume, tanımladıgı çagrışım ilkeleri içinde, nedensellige daha az bir önem atfetmektedir. Ona göre nedensellik, diger iki çagrışım biçimiyle aynı düzeyde degildir. Nedensellik, benzerlik ve ardıllık ilkelerinin özel birer durumuna indirgenebilir (Watson, 1963, s. 187).
Ayrıca, Hume’a göre çagrışımsal ilkeler zorunlu durumlardan degil, yalnız görgül genellemelerden ibarettir (Jones, 1952, s.768).
Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume, her ne kadar çagrışım üzerinde duruyorlardıysa da, çagrışım ilkesi onların felsefesinde yardımcı bir kavramsallaştırma olarak görünmektedir. Aydınlanma sonrasında, çagrışım ilkesinin felsefe alanına bu yeniden girişi, yeniden inceleme konusu yapılması, özellikle Britanya Görgücülügünün etkisi altındaki Adalı ve Kıtalı felsefecilerin, çagrışım üzerinde daha bir önemle durmasının yolunu açmıştır.
Söz konusu felsefecilerden biri David Hartley’di. Hartley’in teorisiyle birlikte, Britanya Görgücülügü, Britanya Çagrışımcılıgına evrimleşmiştir. Hartley büyük oranda Newton metodolojisini zihin problemine uyguluyordu. Bu anlamda Hume’un temel bakışını kabul ediyordu. Hartley, mekanistik bir materyalizmle, duyumların moleküler sinir titreşimleriyle ortaya çıktıgını, çagrışımında benzer bir titreşimin dogrudan sonucu oldugunu ileri sürüyordu (Rosenthal ve Yudin, 1980, s. 199).
Hartley, çagrışımla ilgili tek ilke olarak bir arada oluşu ileri sürüyordu. Bununla birlikte, iki çagrışım biçimi tanımlıyordu. Bunlardan biri olan ardıl çagrışım, duyuların zaman dizisi içindeki ardıllıgına, kendiliginden (ya da eş zamanlı) çagrışım ise, duyuların bir arada ortaya çıkmasına baglıydı.
Hartley için çagrışım koşulu tekrardı. Duyular, idealar, hareketler veya titreşimler, “yeterli zaman sayısı” ile çagrışımlanabilirlerdi (Hartley, 1973, s.14; Boring, 1950, s.198).
Hartley, özellikle çagdaşı olan Joseph Priestley’in çagrışım düşüncesi üzerinde etkileyici olmuştur. Priestley de kendi çagrışım teorisini, tıpkı Hartley’de oldugu gibi titreşim kavramıyla açıklama yolunu seçmiştir.
Bu dönemde İskoç okulu, Britanya çagrışımcılıgı üzerine bir etkinlik kurmuştur. İskoç okulunun önemli bir temsilcisi Thomas Brown, çagrışım yasalarıyla ilgilenmiştir. Brown çagrışım yerine anımsatma (suggestion) terimini kullanır. Ona göre bir idea digerini anımsatır, ancak aralarında maddesel bir baglantı sözkonusu degildir. Brown, anımsatmanın üç yasası olarak, benzerlik, zıtlık ve zaman-mekan yakınlıgını ileri sürer (Leahey, 1992,s. 125).
Bununla birlikte, çeşitli durumlara bu üç yasanın uyarlanması yine Brown’nın tanımladıgı ikincil yasalar vasıtasıyla mümkündür. Bu yasalar, Brown tarafından, orijinal duyuların göreli sürekliligi, göreli canlılıgı, göreli sıklıgı, göreli tazeligi, daha az alternatif çagrışımlarla geçmişteki bir arada oluşu, bireylerin birincil yasaları uyarlamasında ki yaradılıştan ileri gelen farklar, aynı bireyde zamanın duygusal çeşitliliklerine göre oluşan degişiklikler, bireyin durumundaki geçici başkalaşmalar ve birincil yaşam alışkanlıkları ve düşünceler olarak sıralanmıştır (Murphy ve Kovack, 1972, s. 58; Watson, 1963, s.193).
Kuşkusuz Britanya Görgücülerinin etkisi Britanya’yla sınırlı kalmamıştır. Başta Locke olmak üzere Britanya Görgücülerinin izinden giden, Kıta Avrupası’nda, özellikle Fransa’da bir grup felsefeci belirdi.
Pierre Louis Moreau de Maupertius, çagrışım ve alışkanlık gibi görgücü terimlerle matematiksel ve düzeneksel ilkelerdeki zorunlu baglantının açıklanabilecegini ileri sürüyordu (Copleston, 1989,s. 32). Bir ansiklopedist olan Etienne Bonnet de Condillac, düşüncelerin ancak bir işaret veya sözcükle baglandıkları zaman belirlilik kazandıgını ileri sürüyordu. Ona göre bir görgülenim bir işaret ya da simgeyle baglanmadıgı sürece başka düşüncelerle bir birleşme içine giremez, bu yüzden de dil, zihnin karmaşık bileşiminin gelişimi içinde çok önemli bir yere sahiptir.
Condillac ayrıca, isteklerin ortaya çıkmasında da, çagrışıma özel bir önem veriyordu. Ona göre, nahoş bir durum yaşayan insan geçmişteki hoş bir durumu anımsayacak olursa, o mutlu durumu yeniden kazanma gereksinimi duyacaktır ve böylece ortaya istek çıkacaktır (Copreston, 1989, s.53). Burada çagrışımın zıtlık ilkesi içinde ortaya çıkması sözkonusudur. __________________
|